Reklam

SON YAZILAR

18 Mart 2015 Çarşamba

Beyaz Perdede, İdeoloji, Psikanaliz ve Sinematik Aparat Üçlemi

   

   Psikanalizin ideoloji üzerinde etkisi azımsanacak seviyede etkilidir. Zira oluşum itibariyle iki olgu da farklı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Psikanalizin ortaya atılışıyla, meydana çıkarılan ideolojilerin oluşum dönemleri birbiri üzerine eklentili bir biçimdedir. Toplumsallaşmanın süregeldiği ideolojiler üzerine sonradan eklenen psikanaliz, yerini bazı ideolojiler tarafında somut ve sağlam bir temelde edinememiştir. Nitekim Frankfurt okulunun çeşitli çalışmaları arasında bulunan; psikanaliz ve marksizmi birleştirme çabaları nihai günde pek de sağlam bir praksiste bulunamadı. W. Reıch, Erıc Fromm gibi marksist Psikanalistlerin kuramlarında saplı kalan psikanaliz ‘bilimi’ kimi radikal marksist aydınları tarafından soyut ya da toplumculuğa karşı bir tutum olduğu gerekçesiyle ilgi ve alakaya alınmadı. Parti olarak Sovyetlerin aydın kesime olan alakası, psikanalizin bir nevi ikinci planda kalmasına sebebiyet verdi. Tabi burada marksist psikanalistlerin de çalışmalarının yetersizliği gözardı edilemez. Sonuç olarak marksizmin toplumu diyalektik materyalizmle ele alışı ve Freud’un ayakları yere basan kuvvetli dayanaklarının olmaması da psikanalizi materyal bilim yani bilimsel ideolojiler yanında zayıf bırakmıştı. Bu zayıflığı Freud’un metod eksikliğine bağladığımızda Freud’un Marksizme pek alakadar olmadığı, kesin ve gerçekti. Bu kesin ve gerçeklik, Freud’un ‘Ruh çözümlemesine yeni giriş konferansları’ adlı kitabına kadar geçerliliğini yitirir. Psikanalizin ikinci kuşağı olarak adlandırılan Erıch Fromm, W.Reich, S.Bernfeld, P.Federn gibi solcu yazarlar, sosyal demokrat ve komünist hareketler içinde gelişen süreci inceleyerek bu sosyal süreçlerin marksist analiziyle Freudyen analizi birleştirme yoluna giderek bir sosyal psikoloji oluştururlar. Yarattıkları oluşum şöyledir: Marksist sınıf teorisi çeşitli sosyal grupların hayat koşullarını analiz etmek için gerekli araçları sağlar; bu koşullar ve inananların beklentileriyle korkularına ışık tutan, onları açıklığa kavuşturan bilinçdışı bilimi sayesinde çeşitli olaylara katılan insanların ruhsal durumunu tanımlamak mümkün olur. Reıch’in çalışmaları sonucu ortaya attığı ‘ataerkil’ sistem, psikanaliz ve marksist çevrede pek ilgi görmez. Bu ilgi ikinci dünya savaşında F. Adorno tarafından tekrar elealınarak teori birleşimi öncekinden daha ilgiyle karşılanır. Yalnız psikanalizin, ideoloji üzerinde oluşturulmaya çalışıldığı etki birbirinden farklı temellere dayanır. Bu temeller en sağlam dayanağını, Lacan’ın psikanalizi tekrar sorgulamasından ve Althusser’in Marx’ı yeniden gözden geçirmesiyle farklı bir perspektif kazanır. Bu kazanımlar kendilerini 21.yüzyılda inanç sistemlerinde ve çeşitli sosyal simgelerde ideal olanda kendini gösterir. Tabi ki de soruya makro bakarsak, faşizm gibi bir ideolojinin – kabaca bakıldığında Stalin dönemi Sovyet’leri de dahil - idealistlerine psikanalizin bakış açısı tamamen, tedaviye muhtaç narsist, sadist hastalığa kapılmış bireylerin oluşturduğu bir ideoloji olarak bakar. Ya da bu benim kişisel bir kanımdır. Nitekim bu noktayı farkeden Althusser, Lacan’ın dil bilimsel psikanaliz teorisini bir kenara bırakarak, devletin ideolojik aygıtlarını ön plana çıkarır. Althusser’in bu çalışmaları yarım kalsa da gerçekçi ya da fantastik bir şekilde medya, - birinci öneme sahip dilde söylersek -, ‘sinemada’ ele alınır. İkinci dünya savaşı sonrasında edebi manada baktığımızda Camus, Sartre gibi büyük yazarların eserleri bir buhranı ve özneyi sorgulamayı bilinçaltı düzeyinde ele alarak anlatırlar. Savaş sonucu blokların oluşması ve soğuk savaşın yarattığı devamlı gelişim, ve mutluluğa kaçış, ister istemez bazı özneleri ( ideoloji, kültür, yaşam biçimi, edinilmiş düşünceleri) tekrardan ele almayı gerekli kıldı. İki kutbun zıt ideolojileri aygıtları kullanım olarak pek farklı şekillere soktu. Bir kutupta sıkı denetime alınan iletişim aygıtları diğer tarafta devamlı özgürlüğe, mutluluğa, bireye kendini fark ettirmeye itti. Doğu blokunun denetciliği ve partinin ‘revizyonculuğu’ bireylerin ve sanatçıların batıda olan özgürlüğe ve liberalliğe çağırdı. Bir şekilde doğudan batıya göç eden yazar ve sanatçı kitlesi bastırılmış ifadelerini dışa vurmasıyla batıda yarattığı özneleri, sükse ya da farklı bir popülerlik kazandı. Savaş buhranlarından sıyrılmaya çalışan kitleler ya da bireyler batıyı kendilerine sıcak bulmaya başlayınca bulundukları blok itibariyle ve blokun (Doğu blokunun) izlediği aileyi ortadan kaldırma politikası yavaş yavaş kendi politikalarını da yumuşatmaya sürükledi.  

     
 Politikanın yumuşaması duvardan geçişlerin bürokratik sadeleşmeye gidilmesiyle daha rahat bir haldı. ‘Elveda Lenin’ filmi bunun kısa bir özetini sunar. Batının ‘kapitalizmi ile doğunun şiirsel sanat sineması’ bir rant üzerine kurulmaya başlar. Bu başlangıç batı avrupa ve amerikada bir nevi marksist aydın yaklaşımıyla yazıya dökersek ekonomik tekellerin kurbanı olur. Kimi yönetmenler bağımsız sinema yapmakta ısrarcı oldu. Kimileri ise şirket patronları daha doğrusu, patron yapımcıların ideolojik ya da ekonomik kaygı politikaları doğrultusunda filmler yapmaya başladı. Ticari ve ideolojik filmler 21. Yüzyılda vazgeçilmez bir hal aldı. Film pazarını elinde bulunduran, hollywood ve büyük patron babalarının ahmak, cahil, sıradanlaşmış, tekdüze ‘film diliyle’ dünya pazarına yaydıkları filmler ve ‘yıldızlar’ birer özne biçimini almaya başladı. Video kaset, CD, DVD, ‘lerin kopyalanmasıyla başlayan yayılım vakitle 3D gibi etkileyici görsellerin gelişmesi ve reklamları bilinçaltı düzeyinde ve görsel algı boyutunu yakalayarak yapmaları bir nevi yüceltmeleri aynı zamanda ulaşılmaz bir imaj yüklemesiyle idol haline geldi.


     Beğenilen bir yıldızın oynadığı filmin konusu ne olursa olsun film harikadır. Çünkü o yıldızın bir kara şimşeği var ya da bir başka yıldızın kasaturası Türkiye deyimiyle rambo bıçağı var.

 Ya da saçlarını geriye tarayan yakışıklı zengin çocuk, sarışın kadını lüks arabasına bindirerek onu yatağa atmaya hak kazanıyor. Çünkü o kadın o kadar güzel ki yalnızca parası olan bir adamın arabasına biner. Ama işin komik bir boyutu var. Aksiyon filmlerinin aptalca demek yerinde olur; hırsız bir çanta parayı alır kaçar ve bir nevi otoriteyi temsil eden kahramanımız, Batman, süperman, vs. Hırsızın peşinden koşarken bu koşma yani takip esnasında ortaya çıkan masrafların hiç bir önemi yoktur. Devrilen arabaların, patlayan iş yerlerinin, dağıtılan mekanların hiç bir önemi yoktur. Bu noktada önemli olan ve ‘’adapte ettirilen husus’’ ideal kahramanımızın – ki neyi temsil ya da neyi sembolize ettiğini yönetmen ve yapımcı bilir – o hırsızı yakalamasıdır. Hırsız yakalandıktan sonra bütün her şey yoluna girmiştir.




Hiç bir detayın önemi yoktur. Yangından çıkarılan mağdura örtülen battaniyenin neyi temsil ettiğini henüz pek anlamış değilim. Vietnam savaşını ABD kaybder ama Rambo kazanır. Bütün ülkelerin karate yarışması yapılır bütün ülkelerin temsilcileri kaybeder ama Van Damme kazanır. İnsalar artık kaybetmek yerine kazanmayı ve mutlu olmayı arzuladıkları için hep kazanana ilgi duyar ve sempati edinirler. Güçlü kadın ve seksi kadın güçlü erkeğindir.Zengin erkeğindir. Kadın da o erkeğin olunca izleyici kadın, o kadın olmayı arzular ve çevresindeki erkekler içinde o erkeğe en yakın ve en benzeyen erkeği tercih eder. Eğer siz de farkettiyseniz “sistem kadını bir meta haline” getiriyor. Tercih edilen değil tercih ettirilen haline koyuyor. En iyi bir kadın modelini ortaya koyarak cinsel erotik boyutlarını filme yansıtarak erkekte arzu boyutunu gerçek koşullardan soyut boyutlara taşıyor. Bu boyutları film üzerinde, perde üzerinde somut bir biçime sokarak iletimde bulunuyor. İster istemez birey ya da kitleler, ailenin, çevrenin, kültürel baskıları, toplumsal değerler daha kapsamlı olur, bu değerler altında kalan arzularını izledikleri filmlerde görürler ve farkında olmadan bir bağımlılık yaratılır. ‘

 
Bir rüya için Ağıt’ Filmi bağımlılığın kurbanı olan gençlerin dramını anlatan en iyi filmlerden biridir. Velhasıl varmamız gereken nokta şudur; medya ya da sinema, toplumları yönetmede en büyük araçlardan iki ya da üçüncü sırada gelir.

 Bu sinemasal yönetimi sağlamak büyük boyutta sermayeyi ister. Film yapım şirketlerinin yatırımlarının geri dönüşümünün büyük bir kârla olmasını sağlamak için arz – talep döngüsünün işlerliğini iyi takip etmesi ve bu işlerliğe tutunabilmek için iyi bir yatırımla izleyicinin tüm arzularını gözleri önüne getirmesi gerekiyor. Bunu sağlaması için iyi bir özne gereklidir yoksa izleyiciyi o salonda tutamaz ve bir daha tercih edilmez. Bu noktada seçilen özneye bir imaj yüklenmeli ya da özne ne olursa olsun mutlaka çekici olmalı ya da insansa eğer karizmatik ve sempatik olmalıdır. Mutlaklığı sinemanın aparatlarına dayanmadan hiç bir kurum ortaya çıkaramaz. ‘Çünkü büyük bir bütçeyle çekilen filmler ne olursa olsun çok iyi ve değerlidir.’ algısı yaratılır. Kullanılan ışıklar efektler, sahnelerin ihtişamı daha önce de dediğim gibi öznenin zayıflığını yüceltir ve ulaşılmazdan öte ideal hale getirir. Görüntü kalitesinin yüksekliği kopya sayısının artmasıyla düşer bu düşüklüğü önlemek için daha kaliteli daha iyi bir kamera ve gereken ışık imkanlarının sağlanmasıyla elde ederler. Pazarlanmanın sonucunda filmin izlendiği sinema salonlarında oturan seyircinin rahatlığı perde de gösterilen filmin ya da öznenin izlenmesini daha kolaya indirger ve her şey yolunda seyredilir. Yalnız aparat konusunda ki ‘sinematik aparat’ deyimiyle demek istediğim film çekiminde kullanılan malzeme ise yukarıda söylediklerim için geçerlidir.

 Eğer sinematik aparat deyimi başka okurda film içindeki öznenin objesini çağrıştırıyorsa, bunun diğer açılımı, psikanalitik ve bunun getirisi olarak fetiş kroniği söz konusudur. Fetişizm konusunda D. Lynch analizi bize yeterlidir. Mavi kadife filmi ya da Lynch’in fotoğraflarından edinilen ayakkabı fetişi ve mavi kadife filminden edinilen ensest ilişki yönlendirmesinin anlatısı konumuza ışık tutar. Adam özellikle tutmuş olduğu fahişeyi, mavi kadife giydirerek seviyor. Bu adamın annesinin bir mavi kadifeden bornozu ya da kadife fetişi olduğunu gösteriyor. İlk önce kadını karşısına oturtarak annesinin küçüklüğünde yaptığı gibi onu ceza verme konusunda sorgulamaya çekiyor ardından adam annesini sembolize eden kadını (Fahişeyi) yere iterek üzerine çıkıyor ve makasla mavi kadife bornozdan bir parça yırtarak kendi ağzına koyup, kadınla sadistçe bir ilişkiye giriyor. Kadın tepkisiz bir şekilde adamın penisinin vajinasından geçişine hiç bir tepki göstermiyor. Çünkü annesine olan arzuları ve annesinin kendisine olan baskılarını bu şekilde yıkıyor. Fetiş, böylece bir tutkunun analizini sinematografik olarak yaptığımızda işimizi kolaylaştırıyor. Sinematik aparat pek yerinde ve doğru bir deyim değil. Kanımca.


 Yazar :  İsa Aslan / 2010


Beyaz Perdede, İdeoloji, Psikanaliz ve Sinematik Aparat Üçlemi
  • Blogger Yorumları
  • Facebook Yorumları

0 yorum :

Yorum Gönder

Üst